Fidel ve Küba Devrimi’nin Marksizmi: Dogmalara Karşı İsyan- I, F.J.S. Cabrales

Sosyalist Barikat’ın Notu: Dünya devrimci güçleri kendilerindeki “eski dogmaları” ve artık “devrimci olmayanı” aşıp, yeni, bütünsel ve büyük bir devrimci yükseliş yaratamamanın krizini yaşıyorlar. Küba Devrimine ilişkin sunduğumuz bu makale, Küba özgülünde devrimin hem oligarşiye, hem de “devrimci” dogmalara karşı yeniyi yaratmanın mücadelesi olarak biçimlendiğini açık biçimde gösteriyor. Aslında bütün büyük devrimlerde tam olarak böyle gerçekleşti. Bugün bu krizi aşmak için mücadele ederken Küba Devrimi deneyiminin bu yönünün de önemli bir örnek olarak ışık tutacağını düşünüyoruz.

 

Bu, felsefi bir doktrin değil, devrimci ve diyalektik bir doktrindir; bir dogma değil, devrimci eylem için bir kılavuzdur. Marksizmi bir tür ilmihal çerçevesine hapsetmeye çalışmak anti-Marksist bir tutumdur.

Durumların çeşitliliği kaçınılmaz olarak sonsuz sayıda yoruma yol açar. Doğru yorumları yapanlar kendilerine devrimci diyebilir; gerçek yorumları yapıp bunları tutarlı biçimde uygulayanlar başarıya ulaşacaktır; yanılanlar ya da devrimci düşünceyle tutarsız davrananlar başarısız olacak, yenilgiye uğrayacak ve hatta yerlerini başkalarına bırakacaktır; çünkü Marksizm bir sicile kayıtlı özel mülk değildir; bir devrimci tarafından yazılmış, başka devrimciler tarafından geliştirilmiş, devrimciler için bir devrimciler doktrinidir.

Fidel Castro, 3 Ekim 1965

1950’lerin Küba’sında devrimci Marksizmin yolları, Komünist Parti’nin kanalları dışında akıyordu. Bir dizi etkenin bir araya gelmesi, bu örgütün (resmi adı Sosyalis Halk Partisi olan Küba Komünist Partisi, çn.) değişim sürecini ileri taşıyacak etkin bir öncü araç olmasını engelledi. Bu yetersizlik genellikle Soğuk Savaş ve McCarthycilik dönemine özgü dizginsiz anti-komünizme bağlansa da, asıl nedenler her şeyden önce Stalin’in iktidara gelmesinin ardından Sovyetler Birliği’nin geçirdiği bürokratik yozlaşmaya duyulan tepkide ve partinin, geniş halk kesimlerinin desteğini yitirmesine yol açan siyasi çizgisindeki hatalarda aranmalıdır.

1950’li yılların genç devrimciler kuşağı için Komünist Partisi; yalnızca 1940’ta Fulgencio Batista ile uzlaşan değil, aynı zamanda on yıl boyunca liberal demokrasinin sınırlarına uyum sağlayan, reformist bir siyaset izleyen bir partiydi. 10 Mart 1952 darbesinin (Batista’nın yaptığı darbe, çn) ardından ayaklanma yolunu reddederek, seçimlere katılım ve kitle seferberliği için muhalefet partilerinden oluşan bir birleşik cephe öneren örgüttü. Sosyalist Halk Partisi’nin (PSP) Batista döneminde yasadışı ilan edilmesi, temel olarak egemen Soğuk Savaş ikliminden kaynaklanıyordu; partinin pratikleri ve hedeflerinin burjuvazinin egemenliğine devrimci bir tehdit oluşturmasından değil. Küba’da Marksizmin resmi temsilcisi olma iddiasındaki bu parti, işçilerin somut talepleri doğrultusundaki mücadelede disiplin ve adanmışlıklarıyla övgüye değer çok sayıda kararlı savaşçıya sahipti; ancak diktatörlükle şiddetli bir kopuşu hedeflemiyordu ve en azından 1958’e dek her türlü silahlı ayaklanma girişimini sistematik biçimde kınıyordu. Che’nin dediği gibi: “Bir zindanın karanlığında tek bir sır söylemeksizin parçalanmaya gönüllü kadrolar yetiştirebilirler, ama bir makineli tüfek yuvasına saldıracak kadrolar değil.” (1)

Teoride işçi sınıfını iktidarı almak ve sosyalist bir devrime önderlik etmek üzere örgütlemesi gereken parti, bu görev için yetersiz durumdaydı. Bu durum, sosyalist dönüşüm özlemleriyle hareket eden yeni kuşak devrimcilerin siyasi ve entelektüel öncülerinin; hem Sovyet kökenli Marksizmi, hem de onun ulusal temsilcisini aynı anda reddetmesini açıklamaktadır. Bu gençler, kurtuluş ve toplumsal adalet ideallerini gerçekleştirebilmek için, temel ideolojik ve siyasal dayanaklarını, 1920’li yıllardan beri Kremlin kaynaklı komünist direktiflere bağlı çizgiyle paralel biçimde varlığını sürdüren Küba sosyalizmi geleneğinde buluyorlardı:

Küba’da devrimci bir siyaset olarak sosyalizmin tarihsel sürecinde, açıkça tanımlanmış iki hat mevcuttu: 20. yüzyılın 20’li ve 30’lu yıllarında Julio Antonio Mella ve Antonio Guiteras’ta en güçlü ifadesini bulan Küba sosyalizmi çizgisi ve uluslararası komünist harekete bağlı bir sosyalizm çizgisi. Mella ve Guiteras, Küba sosyalizminin yolunu bulmuşlardı: uzlaşmasız anti-emperyalizm, komünist ideal, silahlı ayaklanma, devrimci cephe ve mücadelede sosyalizmin inşasını yönetme hakkını kazanmak. (2)

Küba sosyalizminin bu kuşak üzerindeki ideolojik etkilerini ve ifadelerini anlamadan, Pinar del Río’nun küçük bir kasabasından iki gencin, 13 Ağustos 1957’de öldürülen Luis ve Sergio Saíz Montes de Oca kardeşlerin, siyasi vasiyetnamesi olan Neden Savaşıyoruz? gibi bir belgenin olgunluğunu kavramak mümkün değildir.

Küba’da hem sömürücü ve zorba kapitalizmi, hem de Sovyet Rusya’nın “işçi sınıfının sahte cennetini” mahkûm ederken, sosyalist bir devrim girişiminde bulunma iddiası ne tuhaf bir yaklaşımdır, ne de “anlık bir parıltı”. Aksine 1950’lerin genç isyankâr kuşağı arasında yaygın olan tutarlı bir düşünce akımının yansımasıdır. Stalinist biçimdeki sosyalizme yönelik eleştirileri soldan gelmektedir, kaba bir anti-komünizmden değil. Bu eleştiriler, tersine, mevcut sosyalizmi yeterince devrimci ve sosyalist olmamakla suçlamaktadır.

Aynı doğrultuda, Ulusal Devrimci Hareket (MNR) ve Devrimci Rehberlik (DR) gibi isyankâr güçlerin programatik bildirgelerinde de sosyalizme mücadelelerinin nihai hedefi olarak atıflar bulunmaktadır. (3)

Yukarıda çizilen tablo, genç Fidel Castro’nun Marksizmle ilk ilişkilenmelerinin gerçekleştiği bağlamın karmaşıklığını gözler önüne sermektedir. Üniversite öğreniminin ikinci veya üçüncü yılında, 1940’ların sonlarında okuduğu ilk Marksist metin Komünist Manifesto‘ydu ve bu metin üzerinde derin bir etki bıraktı:

“Marksist literatürle tanıştığımda yirmi yaşlarındaydım; henüz biçimlendirilmemiş, çarpıtılmamış ve son derece alıcı bir zihinim vardı – altı yedi yaşında açlık çektiğimden beri, çok küçük yaşlarımdan bu yana – tüm deneyimlerim boyunca koşullanmış adeta bir sünger gibiydim (…) Onda (Komünist Manifesto, cn) büyük bir mantık, büyük bir güç, toplumsal ve siyasi sorunları çok yalın ve etkili bir biçimde dile getirme tarzı buldum.” (4)

İlgisini en güçlü şekilde çeken Marksist eserler, tarihsel-siyasi çözümlemeler ve sınıf mücadelesiyle ilgili olanlardı; Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i ve Fransa’da İç Savaş bunların arasındaydı. Özellikle Lenin’in iktidar ve onun devrimci yollarla fethedilmesine ilişkin değerlendirmeleri nedeniyle Devlet ve Devrim üzerinde derinlemesine çalıştı. Bu okumalarla Fidel kendini açıkça Marksist olarak tanımlamamakla birlikte, çeşitli dersler ve fikirler edindi; bunları Küba’nın somut koşullarına göre yaratıcı bir biçimde yorumladı. Kendi sözleriyle, Marksizmden insan toplumunun ne olduğuna ve onun tarihsel gelişimine dair bir kavrayış ile tarihsel olaylar içinde hassas biçimde yön belirlemeye yarayan bir pusula edindi. (5) Komünist Partili militanlarla mükemmel kişisel ilişkilerini sürdürmesine karşın, kuşağının Stalinizme ve Sovyet dış politikasına, aynı zamanda PSP’nin pratiğine ve siyasi çizgisine yönelik eleştirel bakışını paylaşıyordu.

Çocukluk ve ergenlik döneminden bu yana biçimlenen asi ruhu, Havana Üniversitesi’nde dönemin en ileri ve radikal fikirleriyle karşılaştı ve orada siyasi öğrenme ile devrimci bilincini geliştirme sürecini başlattı. Bu nedenle üniversite ortamı ilgili şunları söylüyordu: “Burada devrimci oldum, burada Martici oldum, burada sosyalist oldum.” (6)

Bununla birlikte, siyasi ve ideolojik oluşumundaki temel bileşen Marksist klasiklerden değil, ulusal tarihten, Küba halkının isyan geleneğinden, ulusal kurtuluş ve sosyal adalet uğruna verilen mücadelelerin mirasından geliyordu. Fidel, Kübalı devrimcilerin düşüncesi ve eylemi içinde baskın bir yer tutan radikal siyasal kültür birikiminden beslendi. Bu kültürün en büyük öğretmeni ve en önde gelen temsilcisi Martí idi; nitekim bu kültür, ülkeye halkçı bir bağımsızlık devrimi ile adalet ve özgürlük uğruna verilen uzun bir mücadeleler ve fikirler silsilesi kazandırdı. Fidel bu radikalizmi sürdürdü; ondan, eylemlerinin, fikirlerinin, önerilerinin ve projelerinin, “kurulu düzene ve onun dayanaklarına karşı son derece sarsıcı olması, ayrıca sağduyunun ve kendi çağında paylaşılan düşüncelerin -başka devrimcilerinki dâhil- mümkün saydığından çok daha ileriye gitmesi gerektiğini” öğrendi. (7)

Fidel, Marksizme José Martí’nin açtığı yoldan ulaştı ve bu nedenle onda devrimci bir nitelik benimsedi:

Fidel, Marksizme José Martí’nin kendisine açtığı yoldan ulaştı; onu devrimci bir içerikle benimsedi: ‘Ben Küba’nın tarihsel geleneğinin izinden geliyordum; yurtseverlerimize, Martí’ye, Céspedes’e, Gómez’e, Maceo’ya büyük hayranlık duyuyordum. Marksist olmadan önce Marticiydim; Martí’ye büyük bir hayranlık besliyordum. Onun metinlerini okuyarak kendi kendimi Martíci bir eğitim sürecinden geçirdim. Martí’nin eserlerine ve Küba tarihine büyük ilgi duyuyordum; o yola böyle girdim. (8)

Marksizmin 1950’lerin Küba’sında devrimci olabilmesinin tek yolu; ulusal gerçekliğin somut verilerini göz önünde bulunduran, bunları aşmaya çalışan ve toplumun bütünsel bir dönüşümü için etkili bir proje ortaya koyan özgün, yeni bir yol tutmaktı.

Mart 1952’de askerî darbe gerçekleştiğinde Fidel, Küba Halk Partisi’nin (Ortodokslar) sol kanadına mensuptu; bu parti, ikinci cumhuriyetin burjuva demokratik reformizmini sınırlarını aşmadan son noktasına kadar götürmeyi amaçlayan, heterojen ve çok sınıflı bir kitle hareketiydi. 1930 Devrimi’nin ideallerinin mirasçısı olan ve bu ideallerin Auténtico hükümetleri tarafından ihanete uğratılıp boşa çıkarılması karşısında ortaya çıkan Ortodoksluk, yolsuzluğa karşı mücadele ve kamusal yaşamın temizlenmesi yoluyla halk çoğunluğu için daha iyi bir yaşam umudunu temsil ediyordu.

 

Darbe yalnızca bu umudu değil, burjuva hegemonyasının yeniden üretimini güvence altına alan önceki siyasi düzenin tüm meşruiyetini ve güvenilirliğini de yerle bir etti. Fidel, yeni durum karşısında, yaşananlar nedeniyle pasifleşmiş ve kafası karışmış Ortodoks önderliğin aksine, ‘içinde bulunulan momentin siyasal değil, devrimci olduğunu’ kavradı. Seçimlere katılma, etkisiz bir boykot/çekimser kalış ya da dünün yolsuzlarıyla ilkesiz uzlaşmalar gibi artık çıkmaza varan alışılmış yolları izlemek yerine, kurtuluş için yeni yollarla yöntemler yaratmak için mutlaka son derece yaratıcı ve asi olması gerektiğini kavrar.

Bu yüzden, somut koşulları çözümleyip halkın özlemleriyle ihtiyaçlarını doğru okuyarak, biriktirdiği siyasal formasyonun ve yaşadığı deneyimlerin sağladığı imkânlarla, halkı seferber edecek ve iktidarın devrimci biçimde ele geçirilmesine yöneltecek savaşçı bir yeraltı hareketi kurmaya girişti.

1948’de temel ideolojik özlem olarak “Küba’da sosyalist bir demokrasinin kurulmasını” ilan etmiş ve Küba’nın ulusal kurtuluş mücadelesinin “Amerikan emperyalizmine karşı mücadele” (9) olduğunu tanımlamış olan Ortodoks Gençlik’ten ve toplumun en yoksul kesimlerinden çıkan kişiler, Moncada kışlasını basan militanların büyük çoğunluğunu oluşturuyordu. 26 Temmuz 1953 eylemleri herkesi şaşırttı; çünkü o güne dek mümkün görünen bütün sınırları parçaladı. Bu çıkışın öznesi, ulusal siyasal sahnenin başlıca aktörlerinden hiçbiri değildi. O ana kadar diktatörlüğe karşı muhalefet, teşhir ve kınama açıklamalarıyla, pasif ve yasal direniş çizgisi içinde hareket etmişti; önemli silahlı olanaklara sahip bulunan ve eski devrimci savaşçıların yanı sıra 1930’lu ve 1940’lı yılların eylem gruplarının deneyimini de taşıyan Auténtico ve Ortodoks ayaklanmacılar ise hiçbir zaman hayata geçirilmeyen silahlı eylem vaatlerinin ötesine geçememişti.

Moncada’nın duvarları arasından, beklenmedik bir biçimde ve neredeyse yoktan var olurcasına; servetten, büyük maddi olanaklardan, kürsülerden, iktidar alanlarından ve kalabalık bir militan kitlesinden yoksun, yalnızca halktan sıradan insanların çabasına ve düşük kalibreli birkaç silaha dayanan yeni bir devrimci öncü ortaya çıktı. Bu öncü, her biri farklı çıkarlar ve hedefler peşinde koşan çeşitli siyasal etkenlerin çekiştiği karmaşık bir ilişkiler ağı içine yerleşmişti.

26 Temmuz 1953, Batista diktatörlüğüne karşı silahlı mücadele yolunu açtı; ama bu tarih yalnızca oligarşilere karşı değil, Che’nin dediği gibi devrimci dogmalara karşı da bir saldırıyı temsil ediyordu. Bunlar arasında, Kuzey Amerika emperyalizminin yalnızca 90 mil uzağındaki Küba’da orduya karşı halk temelli muzaffer bir ayaklanma geliştirmenin olanaksız olduğunu; Batista diktatörlüğüne son vermenin yolunun ise siyasal pazarlıklardan ya da askeri komplolarla iç içe geçmiş küçük silahlı sivil grupların entrikalarından geçtiğini öne sürenler de vardı.

Baskından sağ kurtulanların yargılandığı davada, Abel Santamaría’nın 25 ve O’daki dairesinde bulunan bir Lenin kitabı suçlayıcı unsur olarak ortaya konduğunda, Fidel buna Lenin okuduklarını, çünkü onu okumayanın cahil olduğunu söyleyerek karşılık verdi. Ancak gerçek şu ki mesele yalnızca okumakla sınırlı değildi: Hareketin başlıca önderleri olan Fidel, Abel ve Jesús Montané, eylemden önceki aylarda Marksist eserler üzerine çalışma halkaları (eğitim çalışmaları, ç.n.) düzenliyorlardı.

Marksizm, Hareketin önderlerinin toplumsal çözümlemelerinde ve durum değerlendirmelerinde belirli bir yer tutsa da, baskına katılanların tümü açısından ortak temel esin kaynağı José Martí’nin kişiliği ve onun radikal-demokratik ideolojisiydi. Bunu, başarı hâlinde radyodan okunacak Ulusa Manifesto’da açıkça dile getiriyorlardı: “Devrim, Martí’nin konuşmalarında, Küba Devrimci Partisi’nin Temelleri’nde ve Montecristi Manifestosu’nda ifadesini bulan idealleri tanıdığını ve yönünü onlara göre belirlediğini ilan eder; ayrıca Genç Küba’nın, Radikal ABC’nin ve Küba Halk Partisi’nin (Ortodokslar) Devrimci Programlarını da benimsediğini bildirir.” (10) Benimsenen programlar arasında özellikle Genç Küba’nın programı öne çıkıyordu; çünkü bu program, “Küba devletinin sosyalizmin ilkeleri doğrultusunda örgütlenmesini” (11) hedefliyor ve buna ulaşmak için ayaklanmacı bir çizgiyi savunuyordu.

Devam edecek…

Notlar

1- Ernesto Guevara de la Serna: Pasajes de la guerra revolucionaria. Cuba 1956–1959, 3ra. ed., 4ta. reimpr., Editora Política, Ciudad de La Habana, 2003, s. 200.

2- Fernando Martínez Heredia: “Guiteras y el socialismo cubano”, içinde: Fernando Martínez Heredia: La Revolución Cubana del 30. Ensayos, Editorial de Ciencias Sociales, La Habana, 2007, s. 118.

3-1950’lerin ayaklanmacı hareketi, Küba sosyalizmine ve onun ulusal kurtuluşla kurduğu içsel bağlara ilişkin son derece güçlü görüşleri içinde barındırıyordu. Buna böyle olmasının son derece anlaşılır olduğu açıktır; çünkü tarihsel perspektiften bakıldığında, 1868 ile 1959 arasında Küba’da protestoların, isyanların ve kolektif devrimci eylemlerin tarihi olağanüstü bir yoğunluk taşımıştır. Aynı şekilde, bu hareketlerin büyük bir tutarlılık göstermesi ve kendilerini önceki çabaların ve projelerin devamcıları, mirasçıları ve onları tamamlamakla çağrılmış güçler olarak görme yönündeki güçlü eğilimleri de bunu açıklar. (…) Ayaklanmanın metinlerinde —örgüt belgelerinde, yayımlanmış makalelerde, mektuplarda ve siyasal ya da kişisel mesajlarda, düşünce notlarında veya taslaklarda, sözlü aktarımlarda— kurtuluş, anti-emperyalizm, sosyalizm, devrimci milliyetçilik, Latin Amerikacılık ve demokrasi kavramlarının yoğun biçimde kullanıldığı görülür.” Fernando Martínez Heredia: «Visión cubana del socialismo y la liberación», en Fernando Martínez Heredia: Pensar en tiempo de revolución. Antología esencial, CLACSO, Buenos Aires, 2018, p. 869.

4- Katiuska Blanco Castiñeira: Fidel Castro Ruz: Guerrillero del Tiempo. Conversaciones con el líder histórico de la Revolución Cubana, 1. kısım, cilt 1, Ediciones Abril, Ciudad de La Habana, 2011, ss. 251, 253.

5- Ignacio Ramonet: Cien horas con Fidel, Oficina de Publicaciones del Consejo de Estado, Ciudad de La Habana, 2006, ss. 124–126.

6- Fidel Castro’nun Havana Üniversitesi Büyük Salonu’ndaki konuşması, 4 Eylül 1995. Erişim: http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/1995/esp/f040995e.html

7- Fernando Martínez Heredia: “Revolución Cubana, Fidel y el pensamiento latinoamericano de izquierda”, içinde: Fernando Martínez Heredia: Pensar en tiempo de revolución. Antología esencial, s. 1180.

8- Katiuska Blanco Castiñeira: Adı geçen eser, 1. kısım, cilt 1, s. 254.

9- Comisión Nacional Organizadora de la Sección Juvenil del Partido del Pueblo Cubano (Ortodoxos): “El pensamiento ideológico y político de la juventud cubana”, içinde: Kolektif yazarlar: Eduardo Chibás: imaginarios, Editorial Oriente, Santiago de Cuba, 2010, ss. 89–90.

10- Manifiesto a la Nación. Erişim: http://www.fidelcastro.cu/es/documentos/manifiesto-del-moncada

11- Fernando Martínez Heredia: “Guiteras y la revolución”, içinde: Fernando Martínez Heredia: Pensar en tiempo de revolución. Antología esencial, s. 953.

Yazar hakkında:

Frank Josué Solar Cabrales

Oriente Üniversitesi Tarih Bölümü mezunudur (2005); Küba ve Karayip Çalışmaları alanında yüksek lisans derecesini 2007’de, Tarih Bilimleri doktorasını ise 2016’da Havana Üniversitesi’nde almıştır. Hâlen Oriente Üniversitesi’nde tam profesör olarak görev yapmakta; Tarih ve Üniversite Mirası Bölümü’nün başkanlığını yürütmektedir. Devlet ve Hukukun Tarihsel İncelenmesi Leonardo Griñán Peralta Kürsüsü üyesi, ayrıca Oriente Üniversitesi’ndeki Fidel Castro’nun düşüncesi ve eserlerinin incelenmesine adanmış Fahri Kürsü’nün başkanıdır. Santiago de Cuba’daki Küba Tarihçiler Birliği’nin (UNHIC) il şubesinde Bilimsel Etkinlikler Sekreteri olarak görev yapmaktadır. Küba Cumhuriyeti Devlet Konseyi Tarihsel İşler Ofisi’nde bağlı araştırmacıdır. 2017 yılında, Küba Ulusal Yazarlar ve Sanatçılar Birliği’nin (UNEAC) verdiği ‘Juan Pérez de la Riva’ Tarihsel-Sosyal Deneme Ödülü’ne layık görülmüştür.