İran’a Emperyalist/Siyonist Saldırı Ne Anlatıyor? – F. Kızılırmak

ABD emperyalizmi ve onun Ortadoğu’daki uzantısı Siyonist İsrail’in İran’a geçtiğimiz cumartesi başlattığı büyük saldırı sürüyor.

Karşı karşıya olduğumuz tablo, her türlü iki yüzlü liberal ya da sosyal-demokrat “demokrasi götürme”, “saldırıya karşı koyma” vb. yalanlardan arınmış, saf ve açık kötülük, barbarlık, el koyma ve yeniden sömürgeleştirme saldırısıdır. Neo faşist Trump yönetimi tıpkı Venezuela’ya yaptığı faşist terör saldırısı gibi, herhangi bir “meşrulaştırıcı” söyleme gerek duymadan ve sözde “uzlaşma/anlaşma” görüşmelerinin ortaya yerinde İran’a saldırdı. Saldırının daha ilk gününde 165 küçük kız çocuğu okullarına yapılan saldırıyla katledildi. Ölen yada yaralanan sivillerin sayısının ne olduğu tam olarak bilinmiyor. Ama öte yandan, üzerimize deyim yerindeyse bilgi kirliliği yaratan muazzam bir haber akışı ve değerlendirme yığını boca ediliyor. Mesele Ortadoğu ve savaşlar olduğunda elbette sorunlar, olgular, çelişkiler çok daha karmaşıklaşıyor, pek çok detay ama önemli çelişki vb. söz konusu oluyor. Biz burada bu önemli gelişmenin ana hatlarını mümkün olduğunca sadeleştirerek ortaya koyacağız ve devrimci tutumun ne olması gerektiğini ifade edeceğiz.

İran’a yönelik vahşi savaş salt güncel gelişmeler üzerinden okunamaz.

İran’a yönelik savaşın hem tarihsel, hem de bölgenin yakın tarihinden gelen köklü temelleri bulunuyor. Ortadoğu’daki çelişki ve çatışmalar her yerde olduğu gibi pek çok farklı zemine ve görünüme sahip. Bunlardan biri de, tarihsel-dinsel bir ayrım olan Sunni-Şii eksenli bölünme ve çelişkilerdir.

1979 İran devrimine kadar Şii dünyasında da (İran’daki Şah rejimi ve bağlantıları bağlamında) ABD emperyalizmi ve batılı güçler egemendi. Devrimin ardından bu tablo değişti. ABD emperyalizmi, Siyonist İsrail ve Batılı emperyalist güçler açısından Ortadoğu’daki en kritik sorunlardan biri daima İran oldu.

İran Devriminin ana güçlerinden biri devrimci ve sol güçler, ulusal demokratik yapılardı. Devrimde inisiyatifin bu güçlerin eline geçmesini engellemek için, başta ABD emperyalizmi olmak üzere, tüm emperyalist güçlerin örtülü yardımıyla Humeyni liderliğindeki dinci molla hareketi güçlendirildi ve devrimci ve demokratik güçler tasfiye edildi. İran’da egemen hale gelen Humeyni liderliğindeki dinci molla hareketi Şii-Fars egemenlikçi bölgesel yayılmacı kendi ajandasına sahipti. Bu siyasal strateji doğal olarak batılı emperyalist güçlerin Ortadoğu’daki hegemonik konumuyla tümüyle çelişki halindeydi. Yine de batılı güçler, İran’ın sosyalizme yönelmesi, bölgesel bir devrimci dalganın yayılmasını yerine, kapitalist sistem içinde kalan ancak bölgesel hegemonya hesapları olan şii dinci bir rejimin rakip olarak karşılarında durmasını tercih ettiler.

İran’daki faşist dinci molla rejimi bölge çapında (Yemen, Irak, Lübnan, Bahreyn, Suudi Arabistan, hatta Afganistan, Pakistan vb.) bir Şii dinci ağ örgütlerken, Sunni ama Batılı emperyalistlerle çelişkileri olan Filistin başta olmak üzere Sunni dinci kimi güçlerle de bağlar/destek ağları vb. oluşturdular. Suriye, Libya gibi ülkelerle güçlü stratejik ilişkiler yarattılar.

ABD emperyalizmi, Batı bloku ve İsrail ile İran ve oluşturduğu ağ arasında yaklaşık 45 yıldır kıran kıran bir çatışma hiç durmadan sürüyor. Saldırılar, sabotajlar, irili ufaklı savaş ve çatışmalar, suikastler, ambargolar, işgal hareketleri kesintisiz olarak devam ediyor.

Ortadoğu’daki dinsel temelli siyasal ayrışmanın diğer tarafı, Ortadoğu nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan Sunni toplumlar ve devletlerdir. Sunni Ortadoğu ülkelerinin gerici/faşist rejimleri bir kaç istisna hariç her zaman ABD emperyalizminin yanında yer aldılar. Son 15-20 yılda Irak, Suriye ve Libya gibi “istisnalar” da ABD emperyalizminin lehine tasfiye oldu.

2020’lerde dünya emperyalist sistemiyle birlikte Ortadoğu’da yeniden dizayn ediliyor.

2020’ler küresel çapta kapitalizmin gelişmesinin ve küresel hegemonya mücadelesinin yeni bir döneminin başladığı yıllar olarak biçimleniyor. Sistem ve sistem içi tüm ilişkiler, çelişkiler, jeo-stratejik paylaşım hesapları ve pratikleri yeniden biçimleniyor. 1990 sonrası politikalar, söylemler, hesaplar, jeo-stratejik yaklaşımlar, ittifaklar vb. hızla bir kenara itiliyor. Ve başrolde yine ABD emperyalizmi bulunuyor.

Bu süreç, doğal olarak küresel ölçekteki hegemonya mücadelesinde kritik öneme sahip olan Ortadoğu’da da tüm çelişkilerin ve çatışmaların muazzam ölçülerde derinleşmesini, hızlanmasını ve bölgenin yeniden dizaynı planlarının süratle devreye girmesini de beraberinde getirdi.

Her yeni dönemde jeo-stratejik düzenlemelerin başlangıç noktası neden Ortadoğu ve Latin Amerika?

1990’da sosyalizm denemelerinin çöküşünün ardından tek süper güç ve hegemon haline gelen ABD emperyalizminin tüm küresel jeo-stratejik planlarının pratik başlangıç noktası iki bölge oluyor; Ortadoğu ve Latin Amerika.

ABD emperyalizmi 1990 sonrası küresel hegemonyasını kalıcı hale getirmek isterken, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile Ortadoğu’ya, Plan Kolombiya ile de Latin Amerika’ya yönelik stratejik hamleler başlatmıştı. Bu planlar hayatın akışı içinde önce başkalaştı, ardından çöküp çöp oldular.

2020’lere geldik, ABD emperyalizmi tek hegemon, tek süper güç konumunu giderek yitiriyor ve buna karşı neo faşist Trump liderliğinde yeni bir paylaşım ve sömürgeleştirme/liderliği koruma stratejisi geliştiriyor. Ve bu küresel jeo-stratejik plan için pratik başlangıç noktaları yine Latin Amerika ve Ortadoğu.

Elbette bu bir takıntı yada tesadüften kaynaklanmıyor. Bu bölgeleri dünyadaki liderlik/hegemon rolünün devamı için çok yönlü etkileri olan kritik sömürgeleştirme alanları olarak görüyor.

Ortadoğu bütün özellikleriyle dünya kapitalist sisteminin düğüm noktalarından biridir.

Bu bağlamda, Ortadoğu yada Büyük Ortadoğu başta petrol olmak üzere büyük enerji kaynakları, stratejik ulaşım yolları, Kafkasya, Orta Asya, Hint Okyanusu havzası, Afrika ve Avrupa gibi büyük nüfus ve coğrafyaların kesiştiği benzersiz, muazzam bir coğrafi, siyasal, toplumsal, dinsel, askeri, ekonomik, kültürel etki ve çelişki alanıdır. Ayrıca 600 milyonu aşkın büyük nüfusuyla muazzam bir pazardır. Ortadoğu’da güçlü bir hegemonya kurmak demek, Afrika’dan Avrupa’ya, oradan Orta Asya ve Hint Okyanusuna değin, devasa bir alana her yönlü siyasal ve askeri vb. müdahaleler yapabilmek, basınç yaratmak, stratejik enerji kaynaklarını ve yollarını, stratejik ulaşım yollarını denetlemek ve daha pek çok şey demektir. Kısacası, Ortadoğu sadece Ortadoğu değildir.

Bugün ABD emperyalizmi bölgede geçmişten farklı olarak, Batılı ortakları da dahil diğer tüm bölgesel ve küresel güçlerin etkisini minimum düzeye indirerek kesin ve açık bir hegemonya kurmak istiyor. Bu bağlamda bölgesel düzeyde başlıca aracı İsrail. İsrail bölgesel bir süper güç olarak konumlandırılıyor. Öte yandan, Türkiye, Suudi Arabistan ve kısmen BAE’nin öncülüğünde diğer Sünni devletlerinde şu veya bu düzeyde katılımcı olacağı, Suriye’deki HTŞ çete rejimi ve bölgedeki IŞİD artıklarının da dahil edileceği geniş bir Sünni gerici/faşist blok örgütlüyor. Bu planda Şii devlet ve güçlere en azından şimdilik yer yok. Onlar tasfiye edilmesi gereken kesimler olarak ele alınıyor. Ve elbette, bölgenin tüm ilerici, halkçı, demokratik ve devrimci güçlerinin de kapsamlı biçimde tasfiyesi temel hedeflerden birini oluşturuyor.

İşte, İran’a saldırı tam da bu noktada anlam kazanıyor.

7 Ekim 2023’deki Filistin direnişi/isyanının ardından gelişen süreçte, ABD emperyalizmi, Siyonist İsrail ve bölgenin gerici devletleri Filistin direnişini bastırma ve bunu basamak yaparak bölgenin genel olarak yeniden dizayn edilmesi sürecini başlattılar. Filistin direnişi ve onu destekleyen Lübnan şii hareketi Hizbullah, Şii blokunun içinde yer alan Yemen’deki Husi yönetimi, Irak’daki Şii güçleri ve İran’a yönelik kapsamlı bir tasfiye hareketi iki buçuk yıldır giderek büyüyerek, genişleyerek, derinleşerek sürüyor. Gazze’de soykırıma dönüşen vahşetle başlayan saldırı süreci bugün belki de son ve en büyük durağı olan İran’a ulaşmış durumda. İran’ın tüm ekonomik, askeri ve siyasal altyapısı ağır biçimde tahrip ve yok ediliyor. Sivil halktan kayıplar büyüyor.

İran’daki dinci faşist molla rejiminin tasfiyesi ya da boyun eğdirilmesi, İsrail-Sünni faşist blok-HTŞ/IŞİD koalisyonu temelinde ABD’nin Büyük Ortadoğu coğrafyasında tam hakimiyetinin “geçici” olarak sağlanması anlamına gelecek.

Öte yandan, bunun yanı sıra neofaşist Trump ve İsrail Benyamin Netanyahu yönetimlerinin bu savaşı bugün başlatmalarında kendi özgül kişisel ve klik olarak da çıkarları bulunuyor. Epstein dosyalarında binlerce kez ismi geçen ve tam bir çürümüş sapık olduğu belli olan Trump ve ekibi bu dosyaların kendilerine vereceği olası karartmak, kendi bağlamlarında gündemden düşmesini sağlamak için de adeta telaşla bu savaşa yöneldiler. ABD’de Kasım’da yapılacak ara seçimlerde yenilmesi oldukça olası görünen, hele ki Epstein dosyalarında kendisine ilişkin belgelerin daha geniş biçimde ortaya çıkması durumunda yönetimden düşürülmesi bile söz konusu olabilecek Trump’un acil bir “zafer” ihtiyaç var. Benzer biçimde İsrail’de de seçim yılı ve yargılanmayla karşı karşıya olan Netanyahu’nun da bir seçim zaferine ihtiyacı var.

Bir diğer önemli faktör ise, İran’da bir “zafer” kazanmaları durumunda, tüm dünyaya bir kez daha muazzam bir korku salınacak ve “ya boyun eğ, ya da öl” mesajı güçlü biçimde veriliyor/verilecek. Bu bağlamda, Venezuela’dan, Küba’ya, İran’a ve daha başka coğrafyalara yönelik bu tür şok edici saldırı ve ambargolar büyük bir psikolojik savaşın da parçası olarak kullanılıyor.

İran’daki dinci molla rejiminin karakteri ve hesapları nedir?

Savaşın başlamasından önce ve sonrasında, İran’daki faşist molla rejimini anti-emperyalist bir direniş gücü olarak gösterme çabaları, kimi sol çevreler dahil olmak üzere, ABD emperyalizmine tepki duyan halk kesimlerinde ya da ABD emperyalizmine karşı çeşitli hesapları olan gerici kesimler tarafından yayılmış durumda.

Dinci molla hareketi devrimin başlamasıyla birlikte esas olarak batılı emperyalistler tarafından solun egemen hale gelmesini engellemek için örtülü olarak güçlü biçimde desteklenmiştir. Devrimden kısa bir süre sonra ise tüm devrimci, ilerici, halkçı güçler ve Azeri, Kürt, Beluc ve diğer ezilen halklara karşı olağanüstü vahşi bir iç savaş süreci başlatılmış, on binlerce devrimci ve demokrat katletmiş, yüz binlercesi hapse atılmış, muazzam bir işkence mekanizması kurulmuş, sonraki yıllarda da bu mekanizma tüm hızıyla çalışmış, katliamlar, on binlere varan idamlar, tecavüzler süreklilik kazanmıştır. Tam bir dinci faşist devlet yapısı yaratılmış, devrim sonrası kazanılan tüm demokratik haklar son kırıntısına kadar ortadan kaldırılmıştır. İran insani ve toplumsal açıdan adeta kuru bir çöle çevrilmeye çalışılmıştır.

Sadece bu mu? Dinci faşist molla hareketi/devleti İran’daki kapitalist sömürü düzenini olduğu gibi devam ettirmiştir. Tek farkla, daha önce Şah ve etrafındaki oligarşinin yağmacı kapitalizminin yerini dinci molla hareketinin ekseninde oluşan oligarşinin yağmacı, rüşvetçi ve çürümüş kapitalizmi almıştır.

Bütün bu yönleriyle, faşist dinci molla rejimi kurduğu tüm toplumsal düzeniyle (siyasal, ekonomik, askeri, kültürel vd. açılardan) tamamen dünya emperyalist-kapitalist sisteminin bir parçasıdır. Onun ABD emperyalizmi, Siyonist İsrail, batılı emperyalistler ve bölgedeki Sünni devletlerle çelişkisi ve rekabeti, tümüyle kendisinin de en az onlar kadar yayılmacı olmasından ve bölgesel hegemonya kurma hesaplarından kaynaklanmaktadır. Anti-emperyalist değildir, kendi emperyal planları ve pratikleri vardır. Kapitalizme karşı değildir, çürümüş, yağmacı, rüşvetçi, batık bir kapitalizmin sürdürücüsüdür. Demokratik ve halkçı değildir, her türlü demokratik hakkın düşmanıdır. Anti-demokratiktir, faşist bir karaktere sahiptir, Dinci molla oligarşisi ve kurdukları rejimden beslenen kesimler dışındaki tüm halka, ezilen uluslara düşmandır.

İran halklarının sönmeyen direniş ateşini unutmayalım.

İran’da yoksul emekçi sınıfları, kadınlar, gençler ve başta Kürtler, Beluclar olmak üzere sömürgeleştirilmiş Araplar, Azeriler, Hazaralar ve diğer halkların direnişi büyük isyanlarla sürüyor. Hiç bir dönem ne faşist Şah rejimine, ne de dinci faşist molla rejimine asla boyun eğmediler. Kitlesel idamlar, katliamlar ve ülkenin işkencehaneye/hapishaneye dönüştürülmesi, İran emekçi sınıflarının, kadınların, gençlerin ve ezilen halkların isyan ateşini, özgürlük ve insanca yaşam arzusunu yok edemedi.

Daha 2 ay önce başlayan büyük isyan hareketinde onbine yakın direnişçinin katledildiği, kitlesel protesto eylemleriyle birlikte, halkın silahlı öz savunma pratiklerinin de geliştiğini gördük. Halk ne emperyalistlerden yardım aldı, ne de onların desteğini bekledi. Neofaşist Trump yönetimi o dönemde direnişçilere seslenerek “dayanın sizi destekleyeceğiz” açıklamaları yapmasına rağmen tek bir destek vermedi. İran’ın emekçi halkları kendi özgüçleriyle sokakları, kentleri ele geçirdi. Direndi. On bine yakın şehide ve on binlerce yaralıya, yüzbinlerce tutuklama ve işkence vakasına rağmen, halkın direniş ve isyan iradesi kırılamadı. İran’ın emekçi halkları teslim alınamadı.

Öyleyse bu savaşın karakteri gerçekte nedir?

28 Şubat cumartesi günü başlayan savaşın her iki tarafı da gerici ve faşist karakterdedir. Savaşı başlatan saldırgan güç ABD emperyalizmi ve onun neofaşist yönetimidir. Bu savaşın en temel gerçeği ABD emperyalizminin saldırganlığı ve bölgenin tümünde kurmak istediği hegemonya düzendir. Onların hesaplarında halkların iyiliği, “demokrasi” vb. yoktur. İran halklarına yaptıkları molla rejimine karşı direniş çağrıları ve direnişi destekleyeceğiz söylemi tümüyle halkın direniş iradesini ve gücünü kendileri için taktik bir araç haline getirmeye dönüktür. Ocak ayındaki isyanda da bunu yapmışlardı. Ancak kendi çıkarları için bile olsa tek bir yardım yapmayarak tüm söylemlerinin yalan üzerine kurulu olduğunu gösterdiler. Hele ki, neofaşist Trump yönetimi bu tür dertlerinin olmadığını, gerçek niyetlerinin tüm dünyanın kaynaklarına çökmek olduğunu çok açık ve net biçimde söylüyor. Halk isyanının sonuçlarını tam olarak kestiremedikleri için, molla rejiminin kendilerine boyun eğmesi durumunda, her türlü isyan hareketine sırtlarını dönerek rejimle birlikte yürüyecekleri kesindir.

Öte yandan, tüm batılı emperyalist propaganda araçları ve molla rejimine tepki duyan kesimler molla rejiminin suçlarını ve halk düşmanı yüzünü göstererek, ABD emperyalizminin suçlarını, vahşi saldırgan ve yağmacı karakterini gizlemeye ve meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bu çabalar kimden gelirse gelsin bu suçlara ortak olmak demektir.

Diğer yandan, savaşın diğer tarafı faşist İran devletini adeta mazlum ve haklı gösterilemez. Ellerini halkın kanıyla yıkayan, emperyalist heveslerle hareket eden bu “küçük” yada “orta” boy kapitalist oligarklar, kendilerinden büyük ve daha vahşi emperyalistlerle savaştıklarında haklı ve meşru olmazlar.

Bu savaş gerici, yağmacı, işgalci karakterde halkların kanı ve canı üzerinden yürüyen haksız ve kirli bir savaştır. Ve bu savaşı başlatan ABD emperyalizmi ve yardakçısı Siyonist İsrail bu savaşın baş suçlularıdır.

ABD emperyalizmi ve İsrail’in bu savaştan istedikleri sonuçları almaları hem bunları yöneten neofaşist yönetimlerin güçlenmesi ve saldırganlıklarını büyütmelerini sağlayacaktır. Herhangi bir “zafer” yaklaşan İsrail seçimlerinde ve ABD ara seçimlerinde yönetimdeki neofaşistleri güçlendirecektir. Epstein dosyasıyla ortalığa saçılan vahşet suçlarının da üzerinin örtülmesini sağlayacaktır. Hem de başta Küba olmak üzere ilerici insanlığa karşı savaşta dahil her türlü saldırganlığa daha hızlı ve daha özgüvenli biçimde yönelmelerine zemin hazırlayacaktır.

Devrimciler, demokratlar, ilericiler, tüm ezilenler bu savaşa bu gerçekler zemininde bakmalıdır.

Gerici savaşlar devrimlere giden patikalardan biridir.

Tüm gerici savaşlar, yağma ve paylaşım savaşları gerici devletleri yorar, güçten düşürür, meşruiyetlerini zayıflatır, Kesin bir zafer kazanamadıkları taktirde ise onları bekleyen isyanlar, ayaklanmalar, en azından büyük halk direnişleridir. Rejimlerin yada hükümetlerin şu veya bu biçimde çöküşüdür.

Bu savaş da özellikle uzaması durumunda, emekçiler için felaket anlamına gelen ağır yıkımlardan ötürü, hemen değilse bile, süreç içinde savaşa taraf olan her ülkede egemen güçleri ciddi biçimde yıpratacak, toplumsal çelişkileri ciddi ölçülerde derinleştirip, keskinleştirecektir.

İran’ın işçilerinin, emekçilerinin, kadınlarının, gençlerinin, ezilen uluslarının savaştan önce başlayan sokak gösterileri, özsavunma eylemleri son bir aydır durmuş olsa da, direniş iradesi, mücadele dinamizmi sürüyor. Savaşın derinleştireceği çelişkilerin ve molla rejiminin zayıflamasının, bir devrim patikasına dönüşmesi hiç de sürpriz olmayacaktır.

Tüm dünyada savaş karşıtı mücadeleler de hızla gelişiyor. ABD emperyalizminin kendi iç çelişkileri de savaşla bağlantılı olarak derinleşiyor. Savaş karşıtı gösteriler daha ilk günden başladı. Savaş karşıtı mücadelelerin Epstein barbarlık dosyasına dönük tepkilerle, ICE çetelerinin göçmenlere ve halka yönelik saldırılarına karşı gelişen protestolarla birleşmesi durumunda yeni ve büyük bir mücadele dalgasının ABD’de de gelişmesi mümkündür.

Haksız ve gerici savaşlara karşı öfkeyi her yerde devrimci, demokratik, halkçı mücadelelerin kaldıracı haline getirmek tüm devrimci ve demokratik güçlerin başlıca görevidir. Emperyalistler ve faşistler savaşırken halkların safı kendi özgürlük ve insanca yaşam talepleri arkasında birleşmektir.

İran halkları ve emekçileri kazanacak!

İran’ın emekçileri, kadınları, gençleri, ezilen ulusları uzun ve kahramanca bir mücadele tarihine sahiptir. Bu kuduz barbar güçlerin savaşından ne yazık ki zarar görecekler. Ancak sahip oldukları büyük mücadele tarihi ve yeniden keskinleşen çelişkiler temelinde son sözü onlar söyleyecek.

Zafer direnen emekçilerin ve halkların olacak.